R*A*D*Y*O***E*Y*L*U*L
Would you like to react to this message? Create an account in a few clicks or log in to continue.

R*A*D*Y*O***E*Y*L*U*L


 
AnasayfaradyoeylulGaleriAramaLatest imagesKayıt OlGiriş yap

 

 Sağlık Haberleri...

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
*CaDaLoz_*
Admin
Admin
*CaDaLoz_*


Kadın
Mesaj Sayısı : 2036
Nerden : Osmaniye
Kayıt tarihi : 26/04/08

Sağlık Haberleri... Empty
MesajKonu: Sağlık Haberleri...   Sağlık Haberleri... Icon_minitimePtsi Mayıs 05, 2008 9:49 pm

spirin, prostat kanseri tedavisini sınırlayabiliyor
Prostat kanseri olan erkeklere, kanseri hızlandıran erkeklik hormonlarını baskılamak için Eulexin gibi hormonlar verilir. Eulexin, karaciğere zararlı olabileceğinden, hastanın karaciğer fonksiyon testleri anormal ise, Eulexin tedavisi kesilir. Dana-Farber Kanser Enstitüsü’nde 206 prostat kanseri hastası üzerinde yapılan bir çalışmada, aspirin alan hastaların % 37’sinin, almayan hastaların sadece % 16’sının Eulexin tedavisini bıraktığı gösterildi. Eulexin tedavisi alan prostat kanserli hastaların, almayan hastalara göre hayatta kalma süreleri daha uzun olduğundan, Eulexin tedavisi uygulanacak hastaların aspirin kullanıp kullanmadıklarına dikkat edilmelidir. Çalışmanın neticeleri New England Journal of Medicine’de yayımlandı. (WebMD 26.12.2007)

Şişmanların, hastalık sebebiyle işe gidemediği gün sayısı daha fazla
Cornell Üniversitesi araştırmacıları 2000–2004 yılları arasındaki Amerikan verilerini incelediklerinde, hastalık sebebiyle bir kadının yılda ortalama 2,2; bir erkeğin de 1,75 gün işe gidemediğini fark ettiler. Kişi şişmansa, şişmanlığın derecesine bağlı olarak bu süre kadınlarda 5; erkeklerde ise 2 güne kadar daha uzun olabilmekteydi. Bu ekstra sürelerin 2004 yılında ABD’de 4,3 milyar dolara mal olduğu düşünülmektedir. Çalışmanın neticeleri Journal of Occupational and Environmental Medicine’da yayımlandı. (WebMD 21.12.2007)
Sağlık Haberleri... 19

Kaygı, kalbe zarar verebiliyor
Neticeleri Journal of the American College of Cardiology’de yayımlanan bir çalışmaya göre, müzmin kaygı (anksiyete) en azından erkeklerde kalb krizi riskini artırıyor. Amerikan Kalb Cemiyeti’nden Dr. Goldberg: “Bu çok önemli bir çalışma. Çünkü hekimler olarak kolesterolü ve kan basıncını düşürmeye, şeker hastalığını tedavi etmeye çok fazla odaklandık, maalesef hastanın psikolojik durumu ile fazla ilgilenmiyoruz.” demektedir. Söz konusu araştırmada, 1986 yılından beri takip edilen 735 erkeğin verileri kullanıldı. Erkeklerin tamamı, çalışmanın başlangıcında sağlıklıydı. Muayeneleri yapılan erkeklere üç yılda bir, tafsilâtlı psikolojik testler uygulandı. 2004 yılına kadar takip edilen kişilerin 75’inde kalb krizi meydana geldi. Müzmin kaygısı bulunan erkeklerde kalb krizi geçirme riskinin, kaygısı bulunmayanlara göre % 30–40 daha fazla olduğu görüldü. Bu fark, standart kalb hastalığı risk faktörleri dikkate alındıktan sonra da devam etti. (InteliHealth 08.01.2008)

Sağlık Haberleri... 20Doğmadan alkolle tanışanlar
Fareler üzerinde yapılan deneylerde, anne karnında alkole mâruz kalmanın, yavrunun alkole düşkün olmasına yol açtığı görülmüştür. Alkolle anne karnında tanışan ve sinirleri, alkolün tat ve kokusuna âşina hâle gelen cenin, alkol tüketmeye meyilli olarak dünyaya gelmektedir. New York Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, ceninin gelişmekte olan sinir sistemi, annenin yiyip içtiklerinden müteessir olmaktadır. Deneylerde, anne karnında alkole mâruz kalmış genç farelerin, annesi alkol almayanlara göre, alkol ihtiva eden gıdalara daha fazla yöneldiği görülmüştür.

Amerikan Fizyoloji Derneği’nin (APA) Davranış Sinirbilim (Behavioral Neuroscience) dergisinde yayımlanan çalışma, ailesinde alkol içilen gençlerin, neden daha fazla içki tükettiğine dâir çok önemli bir biyolojik bilgiyi ortaya çıkardı. Bilindiği gibi, ceninin alkole mâruz kalması, o safhada gelişmekte olan sinirlerin anormalleşmesine ve bebekte zihnî geriliğin ortaya çıkmasına, yani Cenin Alkol Sendromu’na yol açmaktadır. Fakat alkolle anne karnında tanışan canlılarda, önemli başka bir tesir daha söz konusu. Bebek gelişirken, annenin beslenmesine bağlı olarak ne yiyip içmenin faydalı olduğunu da öğrenir; buna, annenin hamilelik süresince yedikleri vesile olur. Bu yolla hamilelik ve emzirme süresince önemli miktarda bilginin yavruya geçirildiğini belirten araştırmacı Youngentob: “Bu işleyiş organizmalar için önemli bir nimettir ve insanlarda da benzer bir işleyişin hâkim olduğunu söyleyebiliriz.” demektedir.

Çalışmanın hipotezine göre sinirler, etanolun koku ve tadına duyarlı olarak gelişmekte, cenin bu sırada -annenin hatasına bağlı olarak- etanolun yenmek için iyi bir şey olduğunu öğrenmektedir.

Anne karnında alkole mâruz kalmış farelerin, gençken alkole düşkünlük göstermesine rağmen, yetişkinliğe doğru bu yatkınlıklarının kaybolması çalışmada dikkat çekici hususlardan biridir. Bu durum, yetişme çağında alkol alınmadığı takdirde, doğum öncesinden gelen alkole yatkınlığın zamanla kaybolduğunu göstermektedir.

Çalışmaları yapan araştırmacı: “Hamilelikte kesinlikle içki içilmemeli ve özellikle gençler, alkolden tamamen uzak tutulmalıdır.” tavsiyesinde bulunmaktadır. Bu sebeple hamile annelerin yiyecek ve içeceklerine her zamankinden daha fazla dikkat etmeleri; nesillerin sıhhati, sâfiyeti ve nezihliği için önem arz etmektedir. Bize bahşedilen yavruları, emanet şuuruyla yetiştirebilmemiz için fiilî ve kavlî duada bulunmalıyız.

- http://www.apa.org/releases/youngentob.html
- http://www.apa.org/journals/releases/bne12161306.pdf
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
*CaDaLoz_*
Admin
Admin
*CaDaLoz_*


Kadın
Mesaj Sayısı : 2036
Nerden : Osmaniye
Kayıt tarihi : 26/04/08

Sağlık Haberleri... Empty
MesajKonu: Geri: Sağlık Haberleri...   Sağlık Haberleri... Icon_minitimePtsi Mayıs 05, 2008 9:50 pm

Bunama ve alzheimer belirtileri..


Toplumda her 100 demans (bunama) hastasının 60’ında Alzheimer görülüyor. Ancak her bunama durumunun Alzheimer ile ilişkilendirilmesi de doğru değil.
06 Mart 2008 07:21
Yazı boyutunu büyütmek için
Bunama ve alzheimer belirtileri..

Çünkü başka demans türleri de bulunuyor ve bunların başlangıç bulgarı, belirtileri ayırt edilmelerini sağlıyor. Acıbadem Bağdat Caddesi Tıp Merkezi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Gökhan Erkol, Alzheimer hastalığının demansın nedenlerinden sadece biri olduğunu belirtiyor.
Doç. Dr. Gökhan Erkol'un verdiği bilgilere göre, Alzheimer hastalığı şu belirtilerle ortaya çıkıyor:

- Bellek bozuklukları görülüyor

- Görsel-uzaysal yetilerde bozukluk oluyor

- Hasta yolunu kaybedebiliyor

- Bir objeyi kopya edemiyor örneğin saat çizemiyor

- Dikkat bozukluğu oluyor

- Dil ve anlama işlevi bozulabiliyor, konuşurken kelime bulamıyor ya da bulduğu kelimeleri yanlış çıkarabiliyor

- İleri evrede Parkinson hastalığına benzeyen bulgular ortaya çıkabiliyor

- Günlük yaşam aktiviteleri etkileniyor. Çamaşır makinesinin nasıl çalışacağını bilememe, uzaktan kumandayı nasıl kullanacağını bilememe, banyo yapma, giyinme, soyunma, yemek yerken çatal kaşık kullanma gibi işlevlerini de yerine getiremiyor.

Unutkanlıktan Evde Yangın Çıkıyorsa Dikkat!

Alzheimer hastalığının tanısında günlük yaşamı olumsuz etkileyen bozukluklar ortaya çıkıyorsa mutlaka nöroloji uzmanının değerlendirmesi gerekiyor. Çünkü hasta sık sık aynı unutkanlıkları yapıyor. Ocağın altını açık bırakıyor, evde yangın çıkıyor.

Bazı hastalarda demansın türünü belirlemek amacıyla nöropsikolojik testler yapılması gerekiyor. Belli yerlerde yerleşen beyin tümörleri, damar tıkanıklıkları da demansa neden oluyor. Tanıda görüntüleme tekniklerinden de yararlanılıyor.

Tiroid fonksiyon bozuklukları, B12 vitamin eksikliğinin giderilmesiyle bazı demans türleri tedavi edilebiliyor. Bu nedenle bazı kan testlerinin istenmesi gerekiyor. Hızlı ilerleyen demans varsa beyin elektrosu istemek gerekebilir.

Yeni İlaçlar Hastalığın Hızını Yavaşlatıyor

Alzheimer hastalığı 1990’lardan önce tamamen tedavisiz bir hastalık olarak görülüyorken, günümüzde yakınmalarının şiddetinin kısmen de olsa azaltılabildiği ve ilerleme hızı yavaşlatılabilir bir hastalık haline geldi. Ancak hücre ölümünün görüldüğü demansın kesin tedavisi yok. Bu arada altta yatan başka hastalıkların varlığı da hastlığın seyrini olumsuz etkiliyor. Kan yağları yüksek, şeker hastalığı bulunan ve yüksek tansiyon görülen demans hastaları kötüleşebiliyor, bunların da tedavisi demans tedavisinde aktif rol oynuyor.

Depresyon da Unutkanlık Yapıyor

Bütün unutkanlıklar demansa bağlı değil. Depresyon da kişide unutkanlığa yol açabildiği gibi, belli başka beyin hastalıkları unutkanlığa neden olabiliyor. Şofben zehirlenmesi geçiren kişilerde unutkanlık olabiliyor ancak bu unutkanlık demans olarak görülmüyor.

Demans (bunama) var denilebilmesi için birçok zihinsel işlevin tutulması gerekiyor. Erken yaşta ‘Ben unutkan olduğum bunuyor muyum?’ diye gelen hastaların çoğunda depresyon ya da aşırı duyarlılık sonucu hekime başvuruyor.

Alzheimer hastaları ise hastalığın başlangıç evrelerinde yakın olayları unutuyor. Bugün ne yediğini unutuyor ama askerliğini anlatabiliyor. Depresyon hastası ise herşeyi unuttuğunu söylüyor. Alzheimer hastalığının başlangıç seviyesinde hatırlama dalgalı oluyor. Büyük sevinçleri kolay hatırlarken, sıradan olayları daha az hatırlıyor.

Depresyon Uzayınca Unutkanlık da Artıyor

Depresyon uzun sürüyorsa unutkanlık da daha fazla görülüyor. Eğer kişi 40-50 yaşlarından sonra depresyon geçiriyorsa altından demans çıkabiliyor. Bu arada her depresyonda unutkanlık olması şart değil. Önemli olan tanının doğru konulması. Psikiyatri uzmanının görüp değerlendirmesi bu nedenle büyük önem taşıyor. Kadınlar ve erkekler açısından bakıldığında Alzheimer tipi demans kadınlarda daha çok görülüyor.

Bunayacağından kaygı duyan kişiler daha çok unutuyor, belli bir eğitim düzeyinin üzerindeki kişilerde bu kaygı daha fazla. Depresyon bitince unutkanlık hemen bitmiyor. Hayattan keyif almama, huzursuzluk hali ilaçların etkisiyle daha kısa sürede ortadan kalkıyor, ancak unutkanlığın ya da ona bağlı bunama tablosu gibi gözüken durumun ortadan kalkması için 1,5 yıla yakın ilaç kullanmak gerekebiliyor.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
*CaDaLoz_*
Admin
Admin
*CaDaLoz_*


Kadın
Mesaj Sayısı : 2036
Nerden : Osmaniye
Kayıt tarihi : 26/04/08

Sağlık Haberleri... Empty
MesajKonu: Geri: Sağlık Haberleri...   Sağlık Haberleri... Icon_minitimePtsi Mayıs 05, 2008 9:50 pm

Sigara, 2100 yılına kadar 1 milyar kişinin ölümüne sebep olabilir

20. yüzyılda sigara kullanmaya bağlı rahatsızlıklardan 100 milyon kişinin öldüğü tahmin edilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü, bir raporunda devletlerin lüzumlu tedbirleri almamaları durumunda, 21. yüzyılda sigara kullanımı sebebiyle 1 milyar kişinin ölebileceğini belirtmektedir. Dünya devletleri, sigaradan yılda 200 milyar dolardan fazla vergi toplamakta, ancak bu miktarın 500’de birinden daha azını sigara kullanımının kontrolüne harcamaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün raporunda devletlere konuyla alâkalı altı tavsiyede bulunulmaktadır:

1- Sigara vergilerinin ve fiyatlarının yükseltilmesi,
2- Sigara reklâmlarının, promosyonlarının ve sponsorluklarının yasaklanması,
3- Fertlerin pasif sigara içiciliğinden korunması,
4- Kişilerin sigara kullanımının tehlikeleri hakkında uyarılması,
5- Sigarayı bırakmak isteyen içicilere yardımcı olunması,
6- Sigara kullanımının yaygınlaştığının anlaşılabilmesi ve azaltılabilmesi için tütün kullanımının takip edilmesi.

Günümüzde akciğer kanseri, kalb hastalığı ve çeşitli rahatsızlıklar sebebiyle yılda 5,4 milyon kişinin ölümü sigara kullanımı ile irtibatlıdır. Tütün kullanımı kontrol altına alınmazsa, bu sayının 2030 yılına kadar yılda 8 milyona çıkacağı tahmin edilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre, sigara tiryakilerinin en fazla olduğu ülkeler arasında Türkiye 10. sıradadır. (Aetna InteliHealth 07.02.2008)

Batı tipi beslenme, şeker ve kalb hastalıklarının artmasına sebep oluyor

Yeni bir çalışmaya göre, günde sadece iki burger köftesi ve bir diyet meşrubatı (gazlı içecek) tüketmek bile metabolik sendrom riskini artırabilmektedir. Metabolik sendrom; kalb ve şeker hastalığı riskini artıran mühim bir rahatsızlıktır. Aşağıdaki beş durumdan üçünün var olması durumunda, kişiye metabolik sendrom teşhisi konulur:
1- Geniş bir bel çevresi,
2- Yüksek kan basıncı,
3- Yüksek açlık kan şekeri,
4- Yüksek açlık trigliseridi,
5- Azalmış HDL ‘iyi’ kolesterol seviyesi.

Neticeleri Circulation dergisinde yayımlanan bu araştırmada, yaşları başlangıçta 45 ile 64 arasında olan 9.500’den fazla kadın ve erkeğin beslenme alışkanlıkları takip edildi. Batı tarzı beslenenlerde metabolik sendrom riski yaklaşık % 18 daha fazla idi. (WebMD 22.01.2008)

Biyonik Göze Doğru

‘Terminatör’, ‘Biyonik Kadın’ gibi bilim-kurgu filmlerinde görüntüler bazen robotun gözünden yansıtılır ekrana. Böylelikle insanlar, robotların nasıl gördükleri hususunda bir fikir sahibi olur. Köşelerinde birtakım mesaj ve sayılar olan bu görüntülerde hedefe kilitlenme; koordinat çizgileri ve kırmızı bir nokta ile olur. Hayalî bir kabul olan bu görüş şeklinin gerçekleşmesi hususunda ilk adım, Washington Üniversitesi’nde, liderliğini Babak Perviz’in yaptığı bir araştırma grubu tarafından atıldı. Çalışma şubat ayının ilk haftasında IEEE ’nin Uluslararası Mikro Elektromekanik Sistemler Konferansı’nda tanıtıldı.

Aslında elde edilen, içine devre yerleştirilmiş elektronik bir lenstir. Bu lens, göze takıldığında nesnelerin üzerine bindirilmiş birtakım değer ve işaretler görülmektedir. Askerler bu görüntü ile çevre hakkında normal göz ile görebildiklerinden daha fazla bilgi edinebilirler. Hattâ siviller, cep telefonlarının ekranını bu lense yansıtabilirler. Bu lensle, göz üzerinden algılanabilecek değişimlerle monitörlere hasta hakkında bilgi gönderilmesi mümkün olabilecek. Bunun yanı sıra hasta kendine ait değerleri gözünün önünde görebilecek. (Zîrâ göz üzerindeki canlı hücreler kan serumu ile dolaylı olarak temastadır, bunun için bazı biyosensörler geliştirilip lens içine yerleştirilebilir.)

Parviz: “Maksadımız, böyle temel bir teknolojinin emniyetli bir şekilde çalışabileceğini göstermekti... Elde ettiğimiz neticeler oldukça umut verici.” demektedir. Lensin göze takılıp çıkarılması diğer lenslerden farklı değil. Tavşan üzerinde yapılan ilk denemede, göz üzerinde yirmi dakika kalan lens herhangi bir olumsuz tesir meydana getirmedi. Araştırmacıların altını çizerek ifade ettikleri diğer bir husus, lensin göze olumsuz herhangi bir tesirinin olmayacağıdır. Bundan sonraki çalışmalarda, lens ile dış dünya arasında telsiz bir haberleşmenin nasıl yapılabileceği sorusuna cevap aranacak.

Çalışmanın en yaygın uygulamaları, bilgisayar oyunlarında olacak gibi. Pilotların baktığı pencerenin üzerinde uçağa ve uçuşa ait bilgilerin gösterilmesi de bu çalışmanın uygulama sahalarında biri olacak.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
*CaDaLoz_*
Admin
Admin
*CaDaLoz_*


Kadın
Mesaj Sayısı : 2036
Nerden : Osmaniye
Kayıt tarihi : 26/04/08

Sağlık Haberleri... Empty
MesajKonu: Geri: Sağlık Haberleri...   Sağlık Haberleri... Icon_minitimePtsi Mayıs 05, 2008 9:50 pm

Aspirin her derde deva.. Düzenli kullanılması halinde neye iyi geldiğini Prof. Ethem Tankurt anlattı.
İzmir Kent Hastanesi Gastroenteroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ethem Tankurt, düzenli asprin kullanımının, kolon (kalın bağırsak) kanserini önlediğini bildirdi.

Prof. Dr. Tankurt, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ABD'de 40-75 yaşları arasında 47 bin 360 erkeği kapsayan ve geçen ay sonuçları açıklanan araştırmada, düzenli aspirin kullanımının kalın bağırsak kanserini önleyici rolü bulunduğu sonucuna varıldığını belirtti.

Aspirinin, kalın bağırsak kanserinden korunmak amacıyla kullanılabileceğini ifade eden Prof. Dr. Tankurt, şöyle konuştu:

''Korunma amacıyla kullanım, öncelikle yüksek riskli hastalarda yani 1. derece yakınlarında kolon kanseri görülen kişilerde ve bağırsaktan polip çıkartılmış kişilerde öneriliyor. Aspirin, kanserin öncül lezyonu olan bağırsak poliplerinin oluşmasını da azaltıyor. Ancak düzenli aspirin alacak kişilerin bir mide sorunu olmaması gerekiyor. Aksi halde ciddi mide kanamalarına yol açabilir. Bu nedenle önce midedeki sorunların tedavisi gerekli.''

Prof. Dr. Tankurt, kolon kanserine erken yakalanmamak için 50 yaşın üzerindeki her bireyin 10 yılda bir kolonoskopi kontrolü olmasının önerildiğini söyledi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
*CaDaLoz_*
Admin
Admin
*CaDaLoz_*


Kadın
Mesaj Sayısı : 2036
Nerden : Osmaniye
Kayıt tarihi : 26/04/08

Sağlık Haberleri... Empty
MesajKonu: Geri: Sağlık Haberleri...   Sağlık Haberleri... Icon_minitimePtsi Mayıs 05, 2008 9:52 pm

Bu ilaçları çocuklara vermeyin !
Bazı öksürük ve ateş düşürücü ilacın piyasadan çekilmesi için düğmeye basıldı. İlaçlardan bazıları Türkiye’de de satılıyor.

İNGİLTERE’de çocuklara yönelik yaklaşık 117 adet öksürük ve ateş düşürücü ilacın piyasadan çekilmesi için düğmeye basıldı. Türkiye’de de satılan Tixylix, Robitussin, Benylin ve Calpol gibi ilaçlar için konuşan İlaç ve Sağlık Düzenleme Kurulu üyeleri, “Artık bu ilaçlar 2 yaşından küçük çocuklara içirilmeyecek. 2-6 yaş arasındaki çocuklara ise doktor kontrolünde verilecek. İlaçların yasaklanmasında içeriğindeki maddelerin yanı sıra ailelerin bilinçsiz kullanımı da söz konusu. Fakat, endişe edilecek önemli bir durum yok. Bu yasaklar, sadece önlem. İlaç firmalarına gereken uyarıları yaptık. İlaçlar, geri çekilecek ve üzerlerine gereken uyarılar eklenecek. Ayrıca, bir uyarımız daha var. İlaçlar yerine bal, limon, nane ve buharla ovalama gibi eski ve doğal çözümlere dönmeliyiz” dedi. İngiltere’de 5 çocuğun ölümü ve 100 çocuğun ölümden dönmesinden sonra böyle bir karar alındı
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
*CaDaLoz_*
Admin
Admin
*CaDaLoz_*


Kadın
Mesaj Sayısı : 2036
Nerden : Osmaniye
Kayıt tarihi : 26/04/08

Sağlık Haberleri... Empty
MesajKonu: Geri: Sağlık Haberleri...   Sağlık Haberleri... Icon_minitimePtsi Mayıs 05, 2008 9:52 pm

Egzoz gazları, fabrika bacalarının kustuğu kanserojenler, içme sularımıza karışan sanayi atıkları, bir yandan da belediyelerin temizlemek için suya kattıkları klor, fast food gıdalardaki, hazır yiyeceklerdeki tehlikeli katkı maddelerine karşı elimizde iki silah var: EKMEĞİMİZ ve ZEYTİNYAĞIMIZ.

Doktor İlhami Güneral, bugün dünyanın en önemli kanser ilacı olarak kabul edilen köpekbalığı kıkırdağının Küba'nın ihracat kalemleri arasında ilk sırada yer alışını gülümseyerek karşılıyor. Köpekbalığından çıkarılan squalene adlı madde sızma zeytinyağında bol miktarda bulunuyor. Günde 100 cl. Zeytinyağı tüketimi ile köpekbalığı kıkırdağından alınacak kadar squalene alınır...

Dr. İlhami Güneral ile sürdürdüğümüz dizinin beşinci gününde ülkemizde de bol miktarda bulunan, ancak ne yazık ki yeterince tüketmediğimiz zeytinyağı birinci tartışma konumuzu oluşturuyor.

Bu konuşma sırasında Dr. Güneral, Dr. Klinkhamer'in şu sözünü anımsamadan edemiyor: 'Büyük ilaç firmaları, havucun ya da baklanın sağlık yönünden değerini araştırmayı istemezler. Zira kendi ürünlerine büyük yatırımları vardır. Para musluğu neredeyse, ilgi ve araştırma da o tarafta. Böylece anlaşılıyor ki, konvansiyonel tıbbın kanser problemini çözmesi olanaksızdır'



Köpekbalığı kıkırdağı yerine ZEYTİNYAĞI

Dr. Güneral, zeytinyağının da ABD'de unutturulmak istendiğini anlatıyor. Biz de bir süre önce İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yayımlanan 'Tarihten Günümüze İzmir Mutfağı' adlı kitabımızda, zeytinyağının Akdeniz'in bir mucizesi olduğunun altını çizdiğimizi söylüyoruz. Gerçekten de, Akdeniz'de kalp krizleri ve kanser dünya ortalamalarının çok altındaydı. Konuşmamızda hem fikir olduk ki, egzoz gazları, fabrika bacalarının kustuğu kanserojen- ler, içme sularımıza karışan sanayi atıkları, bir yandan da belediyelerin temizlemek için suya kattıkları klor, fast food gıdalardaki, hazır yiyeceklerdeki tehlikeli katkı maddelerine karşı elimizde iki silah vardı: Ekmeğimiz ve zeytinyağımız... ikisine de çok iyi sahip çıkmalıydık. Bir süredir gazetelerde ilanlar çıkıyor, TV'lerde haberlerini izliyoruz. Köpekbalığı kıkırdağı AIDS ve kansere iyi gelmektedir, hatta önleyicidir. Doktor Güneral'e soruyoruz:

—Köpekbalığı kıkırdağı gerçekten önleyici mi?

—Evet önleyicidir. Köpek balığı karaciğerinde bulunan Squalene maddesi tümörlerin yok edilmesinde yapıtaşı niteliğindedir. Bu madde bazı böceklerde ve karıncalarda da vardır. Squalene kanser tedavisinde başarı ile kullanılmaktadır. En önemli üreticisi Küba'nın da önemli bir zenginlik kaynağıdır. Ancak unutmayınız ki bu maddenin en çok bulunduğ madde ise bizim sızma, geleneksel yöntemlerle çıkarılmış zeytinyağıdır. Zeytinyağında yüzde 2 oranında Squalene bulunur. Günde en az 100 cl. Zeytinyağı tüketen bir kişi gerektiği kadar Squalene almış olur. Amerikan Tabipler Birliği'nin yayınladığı Archive of Internal Medicine Dergisi'nin 12 Ocak 1998 sayısında çıkan bir makale hayati bilgiler içeriyor. İsveç'teki Karolinska Enstitüsü'nden başta Dr. Alicya Wolk olmak üzere 8 bilim adamının yıllar süren 61.471 kadın üzerinde yaptıkları araştırma da şu çok önemli sonucu vermiştir: Zeytinyağı kanser riskini yüzde 50'ye yakın azaltmaktadır. Buna mukabil soya, mısır, ayçiçek yağları, hayvani yağlar ve margarinler kanser riskini yüzde 69 yükseltmektedir. O nedenle buğday kadar önemli olan zeytinyağının tüketiminin artmasına çalışmamız gerekiyor.



Yüksek ateş tedavisi



İki yıl kadar önce Rusya'da bir grup hekimin kanserli hücreleri yüksek ateş tedavisiyle öldürdüğü iddia edilmiş, ancak başta Türkiye'deki 'ortodoks' hekimler tarafından bu iddia kabul görmemişti. Dr. ilhami Güneral ile yaptığımız söyleşi de bu konuyu da gündeme getirdik. Güneral bu yöntemin de doğru bir yöntem olduğu kanısında, ancak sadece Ruslar'ın bildiği iddiasına katılmıyor. Bakın uzmanımız bu konuda neler diyor:

—Bu iddialar doğru mudur?

—Kanser hücreleri 42 derecenin üzerindeki ısıya dayanmaz ve ölür. Bu, ta Mısırlılar zamanından beri bilinen ve tedavi maksadıyla uygulanan bir yöntemdir. Günümüzde bu uygulamalar daha bilimsel yöntemlerle, lokal olarak iyi odaklanmış, ultrason, mikro dalga ve radyo dalgalarıyla yapılır. Kanser kitlesi 42-44 C dereceye kadar ısıtılır ve böylece sağlıklı komşu dokulara zarar vermeden tümör kitlesi tahrip edilir.

—Türkiye’de neden uygulanmıyor?

—Bu kadar sade, böylesine etkili ve zararsız bir kanser tedavisi, ne yazık ki, ülkemiz onkologları tarafından ya bilinmediğinden, ya da ilaç firmalarına sadakatten kanser hastalarına ulaşamıyor. Yüksek ateş şokunun kanseri tedavi etmesi yanında, koruyucu niteliğini de gösteren çok parlak bir örnek verelim: Bundan 50 yıl kadar önce Orta İtalya'da Pontine Bataklığı diye anılan ve adeta sıtma tarlası olan bir bölge vardı. 500 kilometrekarelik bir bölgede hemen herkes sıtma geçirmekte ve bu hastalığın sık sık nükseden yüksek ateş krizlerini yaşamaktaydı. Fakat bu bölge yerlileri arasında hiçbir kanser olayı saptanmamıştı. Görüldüğü gibi yüksek ateş kanseri önleyici bir etken…



Dr. Güneral'dan kanserlilere tavsiyeler...

1) Gün boyu, susadıkça, evde yapılmış fazla koyu olmayan sebze çorbaları ve taze sıkılmış sebze ve meyve suları içiniz. Bu vücudunuza gereken vitamin, mineral ve enzimleri depolar ve ayrıca vücudu toksinlerden temizler.
2) Ne içmede ne de pişirmede asla klorlu olabilecek su kullanmayın. Özellikle pişirme sırasında klor yoğunluk kazanabileceğinden daha da tehlikeli olabilir.
3) Gıdalarınızı paslanmaz çelik ya da cam kaplarda pişirin. Az su kullanın. Düdüklü tencere, mikro dalga fırını ve alüminyum kap kullanmayın.
4) Alkollü içki kullanmayın. Yoğun sigara dumanı olan yerlerden kaçın.
5) Rafine besinler ve muamele görmüş gıdaları kullanmayın. Yedikleriniz ne derecede doğal ve taze iseler o kadar yararlıdırlar.
6) Toksik maddelerle ilaçlanmış sebze ve meyveleri kullanmayın. Bahçeniz varsa bu ürünleri kendiniz yetiştirin.
7) Tuzu azaltın ve iyotlu tuz kullanın.
Cool Patates, kuru fasulye, fındık, yeşil sebzeler gibi potasyum yönünden zengin gıdalar alın...
9) En az 8 saat uyuyun. Gündüz ara sıra dinlenin. Elinizden geldiğince hareketli olun.
10) Bitki çayları için. Kekik, kuşburnu, ıhlamur, adaçayı gibi…
11) Beyaz ekmek yerine, çavdar, yulaf, kepek ekmeği ve bulgur kullanın. Esmer pirinç de tavsiye edilir.
12) Sadece koyun sütünden yapıldığına inandığınız peynir ve yoğurtları yiyin.
13) Taze meyve yerken, içerdiği şeker düzeyine göre elma, armut ve portakal gibi iri meyveler günde 3–4 tane, çilek, vişne; kiraz ve ahududu gibi meyveler 150/200 gram yenebilir.
14) Zeytinyağı kullanın.
15) Taze olarak beyaz etli derin su balıkları yiyin.
16) Kuzu eti ve ciğeri yiyin.
17) Kavrulmamış kayısı çekirdeği yiyin.
18) Bol bol ısırgan otu yiyin... Tohumunu balla karıştın, kendisini börek ya da salata şeklinde yiyin.
19) Acı biber dışındaki baharatları kullanabilirsiniz.
20) Soğan ve sarımsağı da bol bol tüketin…
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
*CaDaLoz_*
Admin
Admin
*CaDaLoz_*


Kadın
Mesaj Sayısı : 2036
Nerden : Osmaniye
Kayıt tarihi : 26/04/08

Sağlık Haberleri... Empty
MesajKonu: Geri: Sağlık Haberleri...   Sağlık Haberleri... Icon_minitimePtsi Mayıs 05, 2008 9:52 pm

Kolesterol, insan ve hayvan hücrelerinde bulunan yağımsı bir maddedir. Vücut tarafından üretildiği gibi (örneğin karaciğerde) çeşitli besinlerle de vücuda girer.

Tüm vücutta yaygın olmakla birlikte, özellikle beyin, sinirler, kalp, bağırsaklar, kaslar, karaciğerde bulunur. Bir çok hormonun (kortizon, seks hormonları gibi) üretiminde kullanılan kolesterol aynı zamanda D vitamini ve safra üretiminde de kullanılır. Kolesterol, yağımsı bir madde olduğundan suda çözünmez. Kanda taşınabilmesi için suda çözünür maddelerle birleşmesi gerekir.

İşte bu maddeler karaciğerde üretilir. Kolesterol bunlarla birleşince lipoprotein adını alır. Bunlar; karaciğerden diğer organlara ve kandan karaciğere kolesterol taşırlar. İşte karaciğerden kolesterolü alıp diğer organlara (dolayısı ile kana) kolesterolün iletimini sağlayan LDL (Low Density Lipoprotein, düşük yoğunluklu lipoprotein), kötü huylu kolesterol olarak bilinirken, kandaki kolesterolü karaciğere taşıyan HDL (High Density Lipoprotein, yüksek yoğunluklu lipoprotein), iyi huylu kolesterol olarak bilinir. Yine VLDL (Very Low Density Lipoprotein), IDL (Intermediate Density Lipoprotein) ve trigliserid de kandaki yağ (ve yağımsı) maddelerindendir. Kan dolaşımında ne kadar yüksek oranda LDL kolesterol bulunuyorsa kalp hastalığına yakalanma riski o kadar yüksektir. HDL kolesterol düzeyi düşük ise kalp hastalığına yakalanma riski yine yüksek olacaktır.
Kolesterolü neler artırır?
Sağlıklı yaşam için gerekli kolesterolün neredeyse tamamı vücut tarafından üretilir. Bunun dışında dışardan alınan birçok besin de kolesterol içermektedir. Kan kolesterol düzeyleri yükseldiğinde başta kalp hastalıkları olmak üzere birçok sağlık problemi ortaya çıkar. Kolesterol bazı kuruyemişler ve yemeklik yağlarda olduğu gibi süt ürünleri ve et gibi hayvansal kökenli yiyeceklerde de bulunur. Doymuş yağ içeren bütün yiyecekler aynı zamanda kolesterolü de içerir. Ne kadar çok hayvansal gıda ve kızartılmış gıda alınırsa vücuda o kadar çok kolesterol girer. Ancak kolesterolün sorumlusu yalnızca gıdalar değildir. Yaşam tarzı, şişmanlık, sigara kullanımı, ailenin tıbbi geçmişi, yaş, yüksek tansiyon, diyabet, bazı böbrek ve tiroid hastalıkları gibi faktörler yüksek kolesterol için büyük risk oluşturmaktadır.

Kolesterolün tedavisi nedir? Yüksek kolesterolün kontrol altına alınması ile yaşam süresinin uzadığı, kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümlerin azaldığı ve kalıcı sakatlıkların önlendiği kesin olarak bilinmektedir. Kolesterol yüksekliğine ilaveten şişmanlık, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, sigara gibi diğer kardiyovasküler risk faktörlerinin tedavisi de planlanmalıdır. Tedavi 2 aşamada gerçekleştirilir: 1.İlaç dışı tedavi 2.İlaç tedavisi. Her hasta için tedavi farklılıklar taşır. İlaç dışı tedaviler kesinlikle ihmal edilmemelidir. İlaç tedavisi kesinlikle doktor denetiminde olmalıdır. Tedavide hedef belirlenirken LDL kolesterol düzeyinin esas alınması tercih edilmektedir. Hedef LDL kolesterol düzeyi hastada kalp ve damar hastalığının olup olmadığına göre değişir. A.Kişide kalp ve damar hastalığı yoksa LDL kolesterol düzeyinin 130 mg/dl'nin altına düşürülmesi yeterlidir.

B. Kişide kalp ve damar hastalığı varsa hedef LDL kolesterol düzeyi 100 mg/dl'nin altı olmalıdır. Yani kişi kalp krizi geçirmişse, koroner arter daralmasına bağlı göğüs ağrısı varsanız varsa, koroner damar ameliyatı geçirmişseniz, koroner arterler balon ile genişletilmişse, beyine, böbreğe, bacaklara giden damarlarda kolesterol birikimi varsa hedef LDL-kolesterol düzeyi 100 mg/dl'nin altıdır. İlaçsız tedaviler yaşam düzeninin değiştirilmesi olarak da isimlendirilir. Yüksek kolesterol tedavisinde en önemli konu ilaçsız tedavilerdir, kesinlikle ihmal edilmemelidir. İlaçsız tedavilerde yapılan ihmal kolesterol düşürmek amacı ile kullanılan ilaçların başarısını da azaltır. İlaçsız tedavilerin başında beslenme alışkanlığının değiştirilmesi gelir. Sigara kesinlikle bırakılmalıdır. Hastada yüksek tansiyon varsa, yüksek tansiyon tedavisinde geçerli olan ilaç dışı tedaviler ihmal edilmemelidir. Şeker hastalığı kontrol altına alınmalıdır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
*CaDaLoz_*
Admin
Admin
*CaDaLoz_*


Kadın
Mesaj Sayısı : 2036
Nerden : Osmaniye
Kayıt tarihi : 26/04/08

Sağlık Haberleri... Empty
MesajKonu: Geri: Sağlık Haberleri...   Sağlık Haberleri... Icon_minitimePtsi Mayıs 05, 2008 9:53 pm

riner sistem enfeksiyonu böbrekler ve mesanenin iltihabıdır. Mesanenin iltihabına "sistit", böbreklerin iltihabına ise "pyelonefrit" denir.

Ü Pyelonefrit sistitten daha az görülmesine rağmen daha fazla zarar vericidir. Sıklıkla üretra (idrarın dışarı atıldığı kanal) dışındaki ciltten bakterilerin mesaneye ulaşması ile oluşur. İdrar yolu iltihabını tedavi etmek, böbrekleri korumak açısından önemlidir.

İdrar yolu iltihaplarının etkeni bakterilerdir. Bakteri mesaneye, idrarın dışarı atıldığı kanaldan girer. Genelde üretra girişini tahriş eden etkenler (bilinen tahriş edici maddeler, banyo köpükleri ve şampuanlardır), bakterilerin buradan içeri girmesini de kolaylaştırır.
Bazı risk faktörleri çocuklarda üriner sistem enfeksiyonuna zemin hazırlar. İdrarın mesaneden üreterler boyunca böbreğe doğru anormal geri kaçışı, üriner sistem tıkanıklıkları, çeşitli anatomik ve fonksiyonel bozukluklar ile enfeksiyona yatkınlık görülebilir. Yabancı cisimler, mesaneye, üreterlere yerleştirilen kateterler, kabızlık, banyo köpükleri ve sünnetsiz erkek çocuklarda fimozis (sünnet derisinin geriye kıvrılmaması) mesanenin bakteri ile temasına neden olur. Okul çocuklarında sık görülen idrarı eve saklama eylemi de idrar yolu enfeksiyonlarının nedenlerindendir.
Belirtiler:
Alt üriner sistem (sistit) enfeksiyonlarında görülen semptomlar şunlardır:
" İdrar yaparken yanma, sızı ağrı
" Sık idrara çıkma
" Acil işeme isteği
" Karın alt tarafına ağrı
" Tuvalete yetişemeden idrar kaçırma
" Kötü kokulu, anormal renkte, kanlı idrar
Üst üriner sistem enfeksiyonlarından akut pyelonefrit idrar yolu enfeksiyonları içinde en ağır ve böbrekte en fazla hasar bırakan hastalıktır. Özellikle küçük çocuklarda kalıcı hasar ihtimali daha fazladır. İdrar yolu enfeksiyonu geçiren çocukların yüzde10' unda, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları olan çocukların yüzde25' inde ve vezikoüretral reflülü (böbreklere idrar kaçması) çocukların yüzde30' unda kalıcı böbrek hasarı gelişebilir. En sık görülen semptomlar, titreyerek yükselen ateş, böğür ağrısı, ciddi bulantı ve kusmadır. Bu semptomlara ek olarak sistitizm semptomları da (yukarıda sayılan semptomlar) gözlenebilir.
Tanı Nasıl Konur?

İdrar yolu enfeksiyonu tanısı için idrar tahlili ve idrar kültürü yapılmalıdır. İdrar öncelikle mikroskop altında incelenir. Kesin tanı idrar kültüründe anlamlı miktarda bakterinin üremesi ile konur. İdrar yolu enfeksiyonu idrar kültürü ile kanıtlandığında, böbreğin tutulup tutulmadığına karar verilmelidir. Yüksek ateş, böğürde hassasiyet, karın ağrısı, bulantı, kusma, titreme görülebilir.
Tedavisi Nasıldır?
İdrar yolu enfeksiyonu olan çocuklara antibiyotik tedavisi hemen başlanmalıdır. Etkin tedavi üriner sistem hasarlanma riskini en aza indirir. Şiddetli enfeksiyonlarda tedavi 10-14 gün sürmelidir. Çocuklarda. üriner semptomların tespit edilme güçlüğünden ve uygun antibiotik tedavisi sonrası, normal radyolojik tetkikler olmasına rağmen özellikle kız çocuklarda enfeksiyonun tekrarlama ihtimalinden dolayı tedaviden sonra düzenli takipler yapılmalıdır.
Op. Dr. Erdal Alkan
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
*CaDaLoz_*
Admin
Admin
*CaDaLoz_*


Kadın
Mesaj Sayısı : 2036
Nerden : Osmaniye
Kayıt tarihi : 26/04/08

Sağlık Haberleri... Empty
MesajKonu: Geri: Sağlık Haberleri...   Sağlık Haberleri... Icon_minitimePtsi Mayıs 05, 2008 9:53 pm

Astımlı çocuğunuza spor yaptırın

Prof. Dr. Nihat Sapan "Düzenli spor, astımlı çocukların akciğer gelişmesine olumlu katkılar sağlıyor" diyor. Sporun astım tedavisinde önemli bir araç olduğunu belirten Sapan'a göre özellikle yüzme astımlı çocuklar için ideal

Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) verilerine göre dünyada yaklaşık
300 milyon kişinin hastalığı olan astım, en fazla çocukları etkiliyor. Türkiye'de yetişkinlerin yüzde 4-5'ini etkileyen astım, çocukların yüzde 5-8'inde görülüyor.
Astımlı çocuklar, hayatlarının ilk yıllarında başlayan öksürük, çabuk yorulma ve tekrarlayan nefes darlığı gibi yakınmalarla dikkati çekiyor. Bu yakınmalar alerjenlerin veya hava kirliliğinin bulunduğu ortamlarda ve gribal enfeksiyonlar, yoğun kokular, egzersiz gibi nedenlerle tetikleniyor.
Özellikle astımlı çocuklara yönelik olarak çalışan Çocuk Solunum Yolu Hastalıkları Derneği, astım ve tedavisiyle ilgili bilinçlendirme çalışmaları kapsamında, AstraZeneca İlaç'ın sponsorluğunda DSİ İznik Tesisleri'nde yaz kampları düzenliyor. Dernek kampa katılan çocukların astım hakkında bilgilenmesini, düzenli spor yapmaya özendirerek astımlı çocuklara hastalıklarıyla daha kolay yaşamanın yollarını öğretmeyi amaçlıyor.
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Alerji Bilim Dalı'ndan Prof. Dr. Nihat Sapan, sorumlusu olduğu kamp ve astımlı çocuklarla ilgili sorularımızı yanıtladı...

Astım çocuklarda neden daha sık görülüyor?
Çocukların solunum yolları biraz daha küçük. Erken yaşta virüs hastalıkları çok daha fazla görülüyor ki soğuk algınlığı, grip gibi viral enfeksiyonlar astımın en önemli tetikleyicileri arasında bulunuyor. Bunların ardından alerjenler geliyor. Bir yaştan sonra çocuk hem viral enfeksiyonlara direnç kazanıyor hem alerjiye katlanabilir hale geliyor. Ayrıca solunum yolları da büyüyüp genişliyor. Bu sayede astımın bulguları azalıyor, şikayetler ilerki yaşlarda çok yoğun yaşanmıyor.

Astım çocuklarda hangi yaşlarda ortaya çıkar?
Her yaşta ortaya çıkabilir. Yüzde 80-90'ı, ilk üç yaşta bulgularını verir. Üç-altı yaşta ortaya çıkar. Büyük çoğunluğu bebeklik çağında başlar.

Bebeklik çağında hangi belirtiler ön plandadır?
Solunum yolundan gelen hırıltı, balgamlı öksürük, bazen kuru öksürük ve nefes alıp vermede güçlük.

Çocuklarda astım teşhisini koymak daha mı zor?
Özellikle küçük çocuklarda çok zor. Bu zorluğu solunum fonksiyon testinde yaşıyoruz. Solunum fonksiyon testi nefes al, nefes ver şeklinde bir komut gerektirir. Bunun yapılamadığı yaşlarda astım tanısını koymak güçtür. 5-6 yaşından küçük çocuklarda klinik tanı dediğimiz muayene ve şikayetler tanıyı koyduruyor.

Ergenlikte yakınmaların azaldığı doğru mu?
Genellikle buluğ çağında, çocuk büyümeye başladığında vakaların yaklaşık yarısında bulgular kaybolur. Ergenlik etkili. Hem akciğer kapasitesinin artması hem de solunum yollarının genişlemesi çocuklarda hastalığın daha iyi olmasına, yarısında hastalığın tamamen kaybolmasına yol açıyor.

Akciğer kapasitesinin artması hastalığın gidişatında neden bu kadar önemli?
Çocuğun solunum yolları daralınca, anneler "Aman koşma hasta olursun" der. Çocuklar da daha durağan bir yaşama girerler. Halbuki çocuğu büyüten spordur, harekettir. Ailelere sınırlayıcı olmayın demiyorum çünkü çocuk öksürüyor, nefes darlığı çekiyor, hastaneye gidiliyor, bu tablo 15 günde bir, ayda bir yaşana yaşana aile de korkup endişe ediyor. Bu nedenle de çocukları daha izole bir yaşam içine sokuyorlar. Böyle olunca çocuğun vücut ve akciğer kapasitesi gelişmesinde zorluk olur.

Her astımlı çocuk spor yapabilir mi?
Astımlıların yaklaşık yüzde 50'si hafif astımlıdır. Geriye kalan yüzde 30'u orta astımlıdır. Yüzde 20 civarı ağır astımlı vardır. Hafif ve orta astımlı çocuklara yani astımlı çocukların yüzde 80'ine rahatlıkla spor yaptırılabilir. Zaten kampımızın amacı da bu; astımlı çocuğun spor yapabileceğini göstermek.

Küçük yaştan itibaren spora teşvik edilerek ve bu yolla akciğer kapasitesi artırılarak çocuklarda astım riski düşürülebilir mi?
Tabii ki. Bunun örnekleri var. Spor tedavinin bir parçası olarak düşünülmeli. Spor çok önemli ancak tek başına yeterli değil. Önce korunma şart.

Türkiye'de astımı en çok tetikleyen etken hangisi?
Sigara. Çünkü Türkiye'de evlerin yüzde 60-70'inde sigara içiliyor. Çocuklarımız tamamen sigara dumanının etkisi altında.

Kamp yapmadaki amaçlarınız neler?
Düzenli spor, astımlı çocukların akciğer gelişmesine olumlu katkılar sağlıyor. Amacımız sporu her gün yapmaya teşvik etmek. Kampta ağırlıklı olarak yüzme, tenis sporları yaptırılıyor. Özellikle yüzme astımlı ve alerjili çocuklar için en uygun spor. Çocuklara haftada üç gün spor yapmalarını öğütlüyoruz. Astımdan korkmayalım. Astım tanısını söyleyince anneler ağlıyor ama önemli olan geç kalmamak. Geç kalınca tedavisi yapılamıyor.

Astımı tetikleyen faktörler

Çevre kirliliği
Alerjenler
Soğuk veya kirli hava
Gribal enfeksiyonlar
Polenlerin yoğun olduğu dönemler
Deniz kenarında bulunmak
Düşük sosyoekonomik durum
Bebeklik ve çocukluk döneminden başlayarak sigara dumanına maruz kalmak
Ailesel alerjik yatkınlık

Astımı ayırt edebilirsiniz

Çocuklardaki astım, özellikle tanı açısından güç bir problem olarak ortaya çıkabilir. Çünkü öksürük ve hırıltı üç yaşın altındaki çocuklarda sık karşılaşılan belirtiler. Astımı diğer hastalıklardan ayırmak için şu sorulara cevap aranması gerekiyor:
Bir yaşından sonra da devam eden hırıltı ve eşlik eden nefes darlığı var mı?
Bir yıl içinde üç defadan fazla gözlenen hırıltı var mı?
Şiddetli hırıltı ve nefes darlığı atağı var mı?
Öksürüğün uzaması, özellikle fiziksel aktivite ile ortaya çıkması ve uykuyu bölmesi söz konusu mu?
Çocuğun kendisinde ve ailesinde alerjik yatkınlık var mı?
Astım tedavisinde iki hafta içinde semptomatik ve objektif yanıt alındı mı?

Yaşa bağlı körlüğe kan temizleme yöntemi

Yaşlanmayla birlikte ortaya çıkan makula dejenerasyonuna, artık diyalize benzer bir yöntemle önlem alınıyor
Halk arasında "sarı nokta" diye bilinen ve 50 yaş sonrasında görülmeye başlanan makula dejenerasyonu, körlük ve görüş azalmasının başlıca sebebini oluşturuyor.
Hastalığın ilk belirtileri, bakılan noktanın ortasında koyu karanlık bir gölge olması, buradaki düz çizgilerde bükülmeler, renklerin daha soluk görünmesi ve okunan harflerin bozulması şeklinde ortaya çıkıyor.
Hastalığın iki tipi bulunduğunu, kuru tipte hiçbir tedavi şansı bulunmadığından hastaların körlükle karşı karşıya kaldığını belirten İstanbul Cerrahi Hastanesi'nden Op. Dr. Sinan Göker, "Rheopheresis tedavisi" olarak kullanılmaya başlanan yeni yöntemin hastalığın kuru tipinde tüm dünyada uygulanan en etkili yöntem olduğunu belirtiyor. Yöntemin diyalize benzediğini belirten Göker şunları söylüyor:
"Bu hastalık nedeniyle kişi evin içine kapanıyor, yürüyemez, dışarı çıkamaz hale geliyor, okuyamıyor. Hayattan kopuyor. Hastalık başladıktan sonra görme oranı yüzde 70'e, 50'ye düşüyor. Yeni yöntem bu düşüşü durduruyor, görme düzeyinde yüzde 20 artış oluyor."



________________________________________________________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Sağlık Haberleri...
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
R*A*D*Y*O***E*Y*L*U*L :: RadyoEyLuL&Saglik :: Genel Saglik-
Buraya geçin: